Kapıkule’den Pazarkule’ye Fetih Düşleri…

    Kapıkule’den Pazarkule’ye Fetih Düşleri…

    KONUK YAZARLAR

    Gümülcine, 17.11.2022

     

    (Duyar Mısın Akıncı Cetlerinin İhtirasını?)

    “Tuna boylarında sıra serviler,

    Tan yeli estikçe sessiz ağlarmış,

    Gül bahçelerinde baykuşlar öter,

    Şu viranelikler eski bağlarmış…”

    M.Fuat KÖPRÜLÜ

    Otuz yıldır Kapıkule Sınır Kapı’sından geçerek Avrupa yollarına düşen bir gurbetçi yakınıma, Kapıkule’den Bulgaristan yollarına geçince neler hissettiğini sormuştum. Derin bir iç çekip elindeki bardağı ahşap masaya öyle sertçe bırakışından, hiç de iyi şeyler söylemeyeceğini anlamıştım.

    -Sınırdaki uzun kuyruktan kurtulmanın kısa süren mutluluğu,

    -Art niyetli polisin kötü muamelesi,

    -Yolculuk boyunca çeşitli tacizlere uğrama endişesi,

    -Bitmeyen sıkıcı yol…

    Baştaki sorumu garipsemiş olacak ki o da bana sordu aynı soruyu: Sen Kapıkule’den “karşı”ya geçince ne hissediyorsun?

    Nedense, yukarıda sıralanan “kuru” maddelerin aksine, bir şiirle cevap vermek geldi içimden…

    “Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum;

    Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum.

    Aldım Rakofça kırlarının hür havâsını,

    Duydum, akıncı cedlerimin ihtirâsını…”

    Benim vermek istediğim asıl cevap,Yahya Kemâl’in bu son dizesinde gizliydi aslında… Yukarıda sıraladığı maddelerden çok farklı bir cevap almaktan şaşkın olan gurbetçi tanıdığım, şiirin izahını bekliyordu belli ki. Yarı tepkili bir ses tonuyla sordu:

    -Eee, yani?!

    Bu “yani”nin esaslı bir cevap beklediği belliydi:

    Bırakın Kapıkule’den Almanya’ya uzanan yoldaki düşünceleri, sadece “Kapıkule’den başlayıp Pazarkule’de biten” bir seyahat için bile kelimeler yetmez!

    Bu topraklara ayak basar basmaz “şu anda ayak bastığımız yerleri ‘vatan’ kılan fetihleri gerçekleştiren” onlarca serdengeçti nasıl gelmez insanın aklına?

    Gazi Süleyman Paşa, Hacı İlbey, Gazi Evrenos Bey, Lala Şahin Paşa, Şehabettin Paşa, Seyyid Ali Sultan, Karaca Bey ve daha niceleri…

    Meriç’ten geçer de bir Türk, nasıl hatırlamaz 1364 yılında yapılmış olan Sırpsındığı Savaşı(1.Meriç)’nı,  Çirmen Savaşı(2.Meriç)’nı…

    800 fetih rüyası gören “gazi”nin, 20 bin (kimi kaynaklara göre 70 bin) kişilik dev orduya korkusuzca haddini bildirdiği yerdir Çirmen… “İman’ın imkan’a” galip yerdir Meriç kıyıları…

    Meriç kıyılarında, Çirmen’de, Sırpsındığı’nda, Edirne’nin fethinde, Lala Şahin Paşa’nın gür sesi duyulur…

    Lala Şahin Paşa ki, kalbini Kosova’da bırakan şehit padişah Murat Hüdavendigar’ı yetiştiren “lala”dır, “hoca”dır…

    Lala Şahin Paşa ki, Çorlu’yu, Lüleburgaz’ı, Edirne’yi, Filibe’yi “bizim” yapan adam…

    Edirne’nin fethinde Rumeli Beylerbeyidir… Hatırasına Bursa’da bir mahalleye, Edirne’de bir ilçeye adı verilen zattır…

    Meriç kıyılarına nice ömürler vermiş bir ailedir Lala Şahin Paşa’nın ailesi… Oğlu Şehabettin Paşa Filibe’de, Meriç kıyısında hâlâ nöbet bekleyen İmaret Camisi’ni yaptırır…

    Aslında Meriç kıyılarının fethi; Vardar sahilerinin, Tuna sahillerinin, Neretva sahillerinin, Drina sahillerinin fethinin habercisidir. Meriç’ten geçer de bir insan, nasıl hatırlamaz bu bilge nehirleri?

    Aslında Malkara’nın, Çorlu’nun, Lüleburgaz’ın, Edirne’nin, Kırklareli’nin, Filibe’nin  fethi; Üsküp’ün, Belgrad’ın, Bosna’nın, Selanik’in, Niş’in, Mohaç’ın, Nazlı Budin’in, Radoviş’in, Prizren’in fethinin müjdecisi değil miydi?

    Bu topraklara ayak basar basmaz “bir kısmı fethin rüyasını gören, bir kısmı da o fetihlerle kurulmuş” yerleşim yerleri nasıl gelmez insanın aklına?

    Koşukavak, Mestanli, Kırcaali, Gümülcine, Ferecik ve daha niceleri…

    Koşukavak ki, sıcacık Türkçesiye sizi karşılayan misafirperver halkının sesinde, yüzlerce yıl öncesinin Anadolu’sundan taşınan Yörük misafirperverliğini duyarsınız.

    Yüzlerce yıl önce her tepesine sinmiş Türkçe seslenişlerin, yakın bir tarihte silinmeye çalışıldığını nasıl unutursun burada! Ya “tarih bilinciyle dopdolu bir kalem eri” olan Ömer Osman Erendoruk’un o esaslı Türkçesiyle kaleme aldığı o yürek yangını eserler gelmez mi Koşukavak’ta aklına: “Bir Başkadır Bizim Eller”,  “İçimizdeki İnci Taneciği”, “Uçurum”, “Toprağa Kan Düştü”, “Ağlatırsa Mevlam Yine Güldürür” ve daha nice şaheser… Bir de bu “gazi” yazarın acı-tatlı yüzlerce hatıraya tanıklık eden evi…

    O heybetli camisi bir kenara, sadece bir mezar taşıyla bile sizi fetih yıllarına götürür Koşukavak… Hicri 770(!), miladi 1368-1369 tarihli bu mezar taşı,  fetih yıllarının alp-erenlerinden kalan en kıymetli hatıra olabiliyor…

    Değeri bilinmese de…

    Koşukavak-Mestanlı yolu üzerinde, Madanlı köyünde, aradan geçen yüzlerce yıla ve binlerce badireye ragmen, “fethin hâlâ devam ettiğini” gösteren Hafız İsmail Türker Camisi’ni görürsün…

    Ümidin bir kez daha canlanır…

    Ya Mestanlı yakınlarındaki Elmalı Baba Tekkesi-Camisi… İlim tehsil ederken vefat eden onlarca öğrencinin, her biri bir sanat eseri olan mezar taşı şahideleri… Biraz dikkatle duyabilirsin hâlen “Hû… hû…”larını…

    Eğer okumuş isen “Bozgun Zamanı”nı, “Bozgundan Sonra”yı, “Vatan Yasak Özgürlük Uzak”ı, asla için “cızzz!” etmeden geçemezsin Mestanlı’ya giden engebeli yolları, dağları… Her tepe “Ben şahidim evvel Allah!” der Mehmet Türker’in yazdığı her cümleye…

    Ve Mestanlı’nın “mest eden dost insanları”… Kırcaali’de metanetle yatan Gazi Kırca Ali’nin rüyasıdır Mestanlı… Bu yerlerde biraz biraz dikkatle yüzlerce yıl öncesine gidebilirsiniz… Kırcaali Medresesi’nde Buhara’nın, Semerkand’ın, Taşkent’in, Merv’in kutlu kubbelerini görmemek için “âmâ” olmak gerekir!

    Fetih rüyası gören “Gazi”lerinin arkasında sıra dağlar gibi duran “evlad-fatihan” kadınının somutlaşmış nişanesidir Nalbantlar’daki “Yedi Kızlar Camisi”. Gazadan dönemeyen, şehadete koşan erleri için çeyiz parasıyla yaptırırlar bu camiyi… Hepsi birer Hayme Ana, hepsi birer Şerife Bacı’dır çünkü… Ahşap yapısının mütevazılığıyla “Gitme, bu kutlu fetih rüyasını görenlerle burada kal!”  diye seslenir dinleyene, bahçesindeki onlarca asırlık şahide ile…

    Ya 23 yılını cezaevlerinde geçirmiş bir kahraman olan, Yazar Mehmet Türker’in ifadesiyle “komünist sistemin södüremediği bir meşale” olan “Gölgedeki Kahraman” Nuri Turgut Adalı… Her gencin ibretle ziyaret etmesi gereken Adaköy’deki mezar… Ömer Osman Erendoruk ne güzel seslenmiş dostuna:

    “Allah’ın adı ile başlatılan cihatın

    Nasıl kalırdı, nasıl kalacaktır yarıda?

    Kalplerde bir meşale bir bayrak oldu adın.

    Bütün acılarının mükafatı Tanrı’da.”

    Ve fetih döneminin en heybetli günlerine olduğu kadar, tarihin bile şaştığı zulümleri hafızasında saklayan güzel şehir: Gümülcine… Gümülcine’nin yaz kış Osmanlı kokan çınarları… Bu çınarlara; bir isme, bir kimliğe sahip çıkar gibi sarılan Gümülcine gençleri…

    Bir zamanlar zulme karşı, Kemal Şevket Batıbey’in ifadesiyle “Teneke ile Alarm” veren sokaklarda, hâlâ lale bahçeleri gibi “Türkçe kokan” şehirdir Gümülcine…Bir taşıyla bile insanı şaşırtıp Osmanlı öncesindeki fetih faaliyetlerine götüren şehirdir. Kara Mehmet(Kırmahalle) Camiinde bulunan bu mezar taşının tarihine şaşırmamak elde mi? Hicri 581, miladi 1185-1186 tarihiyle, Sarı Saltuk gibi alperenler ile aynı zamanın ruhunu hissetmiş bir taş…

    Ferecik… Âh Ferecik…

    Fethin tekbirlerini, Orhan Gazi adına okunan Balkanların ilk hakimiyet nişanesi hutbesini duvarlarında saklayan Gazi Süleyman Paşa Camisi… Şimdilerde kilise olsa bile hâlâ vakur… Biraz dikkat dinlersen duyabilirsin ilk fethin tekbirlerini, ilk hutbenin muştularını…

    Âh Ferecik… Âlim, şair, tarihçi Hadidî’nin ana vatanı… Göz yaşları…

    Balkanlar’a ilk geçen Gazi Süleyman Paşa’nın kutlu askerleri içerisinde yer alan Seyyid Ali Sultan… Nasıl bir tohumdur ki serptiği, meyvesi hâlen Balkanlar’ı besler…

    Ve sözlere sığmayan daha nice kutlu belde…

    Dimetoka’nın, Dedeağaç’ın, İskeçe’nin, Harmanlı’nın, Haskova’nın hatrı kalır anmaz isek…

    Belkide, sözlerimin yarısından fazlasını dinlemedi karşımdaki gurbetçi tanıdığım!

    Bırakın o dinlemesin… Dinleyen bulunur elbet…

    Gazi Süleyman Paşa’nın, Hacı İlbey’in, Gazi Evrenos Bey’in, Lala Şahin Paşa’nın, Şehabettin Paşa’nın, Seyyid Ali Sultan’ın, Karaca Bey’in ve daha nicelerinin “vefalı” torunları dinler elbet bizi!…

    Meşhur bir “vefalı” şairimizin dediği gibi:

    “Mektup yazdım Hasan’a,

    ha Hasan’a ha sana!…”

    Söğüt dallarında hasta serçeler,

    Eski akın destanını heceler.

    Tuna ağlıyormuş bazı geceler,

    Göğüsünde kefensiz şehitler varmış…

    Bozulan bağların üzümleri acı,

    Asi köle kesmiş eski haracı,

    Yine yedi kıral giymişler tâcı,

    Şahin yuvasını kargalar sarmış. M.Fuat Köprülü

     

    Ertuğrul KARAKUŞ

     

    Doç. Dr. Ertuğrul KARAKUŞ

    2002 yılında Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesinden mezun oldu. 10 yıl öğretmenlik yaptı. Z. Karaelmas Üniversitesinde yüksek lisansını tamamladı. Ege Üniversitesi, S.B. Enstitüsünde “Sesler’ Dergisi’ Üzerine Bir İnceleme (Çağdaş Makedonya ve Kosova Türk Edebiyatı)” konulu doktora tezini tamamladı.
    Kırklareli Üniv. T.D.E. ve ÇTLE Bölümleri ve Bulgaristan Filibe (Plovdiv) Paisiy Hilendarski Üniversitesi Türkoloji Bölümünde Yeni Türk Edebiyatı dersleri verdi. Makedonya Uluslararası Balkan Üniversitesinde Türkçe dersleri verdi. Makedonya Kalkandelen (Tetovo) Üniversitesi Oryantalistik-Şarkiyat bölümünde T.D.E. dersleri verdi.
    Bulgaristan, Yunanistan, Arnavutluk, Karadağ, Sırbistan, Makedonya, Kosova, Bosna Hersek, Macaristan ve Avusturya’da “Balkanlar’da Türk-İslam Kültürü ve Mirası”yla ilgili araştırmalar yaptı.
    Yurtiçi ve yurtdışında “Balkanlar ve Türk-İslam Kültürü” konusunda pek çok konferans veren Karakuş’un hem yurt içinde hem de yurt dışında yayımlanmış eserleri bulunmaktadır.
    Hâlen, Bolu Abant İ.B. Üniversitesi, F.E.F., T.D.E. Bölümünde Doçent olarak görev yapmaktadır. Balkanlar’da Türk Dili, Edebiyatı ve Kültürü, Yeni Türk Edebiyatı ve Türk Dünyası Edebiyatları alanlarında “Balkanlar medeniyetimizin hafızasıdır.” ilkesiyle çalışmalarına devam etmektedir.
    https://www.maarifinsesi.com
     

    Please publish modules in offcanvas position.